10 May 2011

Ne Bilem

  Ders çalışmak dışında her şeyin tatlı olduğu bu güzel vizelerle dolu dönemde bir şeyler yazmak pek de zor olmasa gerek. Uzun zamandır da yazmıyorum zaten. Hep böyle komikli, çılgınlı şeyler yazmak istiyorum, dalga geçeyim diyorum ama hayat bu neticede her zaman izin vermiyor bunlara. Ha mutsuz muyum? Yoo gayet mutluyum.

  Ama kafam biraz karışık orası da ayrı. Ne güzel kafa siken insanları çevremden birer birer uzaklaştırmış kafamı dinlerken, kendi halimde mutlu mesut takılırken birden ortaya çıkan bu kafa karışıklığı pek de iyi olmadı, azcık pişmanım da şeker bir şey, zarar gelmez herhalde.

  İstanbul'a gittim ben üç hafta önce. Paris'teyken "İstanbul Paris'ten daha güzel lan" diye çıldırmamdan olsa gerek hayli yüksek beklentilerle gitmiştim. "Aşkım" falan diyecektim az kalsın İstanbul'a.  Gel gör ki her şey yalanmış. Yani o ne kalabalık öyle. "Kalabalık" kelimesi yetersiz kalır İstanbul için. Yeni bir kelime bulunsun. Şöyle elimi kolumu sallaya sallaya gezemedim anlayacağınız. Bir de en azından tarihi yarım ada biraz korunsaymış, iyi bir sunum yapılsaymış pek bi etkileyici olurdu amma lakin öyle değildi. Hayal kırıklığı olsa da akademik amaçlarımızı yerine getirdik hatta o bakımdan gayet güzel bir gezi oldu. Kaç yaşına gelmiş koca insanlar çocuklar gibi ağlayıp yolumuza sürekli taş koymasalardı daha güzel olacaktı bence. 

  30 kez ziyaret ettiğim insanın bir kerecik Ankara'ya gelmemesi ne kadar da kaba değil mi. Çok üzülüyorum. Gerçi İstanbul'da yaşasam ben de gelmem Ankara'ya ama benim için gelinmez mi yeeaa.

  İnsanlar durduk yere ağlak aşk şarkılarını nasıl dinleyebiliyor, ağlamalı filmlere nasıl gidebiliyor, iç geçirtmeli şiirleri nasıl okuyabiliyor çok merak ediyorum. Durduk yere ya. Ortada hiçbir şey yokken. Aşk yokken, acı yokken, hayal kırıklığı yokken. İnsanın kendisini bilerek isteyerek üzmesi saçma değil mi? Ama aşıksındır, bir kız vardır o zaman anlam bulması lazım bu işlerin ya da seni destekleyen anlatacak kimse yokken yanında hislerini paylaştığın bir dost gibi. Ne bilem.

  Gerçekten buldum. Normalde bana "hayatındaki en bilmem ne şey" diye sorduklarında kitlenir kalırım ama "en gıcık olduğum şeyi" buldum. Bağırmak !! Niye bağırıyorsunuz birbirinizin yüzüne karşı. Bana yapılmasını sevmiyorum, en sevdiğim insan bile yapsa o an çok kötü oluyorum o kişiyi bir süre görmek istemiyorum. Bırakın bana bağırılmasını benim yanımda sevdiğim birine de bağırıldığında aynı şeyleri hissediyorum. Gidin dağa taşa bağırın. Ben önümdeki arabaya "yürüsene lan" diye bağırıyorum-kornadan iyidir- arabanın içinde tabi tek başıma. Ama insanların yüzüne bağırmak ne kadar yakışıksız bir hareket. Hakikaten takıntılıyım buna.

  Bugün sınavdayken masanın üstündeki çizikleri kurcalıyordum bir ara. " Tasa yasarısı =)" vardı. Güldüm. Tatlı insanlar.

  Son sözüm Galatasaray'a. Allah belanızı versin lan sizin. Koca sezonun içine ettiniz lan. Offff. 

  Neyse bu kadar.
  

22 Mar 2011

Beyaz Duvarlar

   Ben küçükken ilerisi için astronot olmayı ya da dünyaya çok büyük iyilikler yapmayı isterdim. Ama daha çok astronot olmayı istiyordum çünkü o daha gerçekçiydi. Uzun süre de direttim bu konuda. Neticede benim ilgi alanım buydu, uzay ya da nasa'yla ilgili bir şeyler görünce heyecanlanıyordum. Kısacası benim hayalimdi bu. Ama ilkokul, ortaokul, lise diyerek yıllar geçti ve hayallerin peşinde koşmanın imkansız olduğu gerçeğini öğrendim -tamam biraz fazla uçmuş bir hayaldi benimki ama sonra başka hayallerim de vardı- bırakın hayallerin peşinden koşmayı hayallerindeki saç modeline bile sahip olamıyordun çünkü her şey sınırlandırılıp tek bir kalıp halinde sunuluyordu. Böylece yeteneklerinin ve isteklerinin farkına varamayan, bilinçsiz ve yaratıcılıktan yoksun bireyler topluma sunuluyordu. Halbuki "türlü zorluklara rağmen hayallerinin peşinden koşup bir şekilde başarılı olan çocuk" temalı filmleri hayranlıkla izliyorduk.
   Üniversite hayatıma geldiğimde ise kendimi yeteneklerimle herhangi bir paralellik gösterip göstermediğine dair en ufak bir fikrim olmadığı bölümümde bulmuştum. Sanırım bu konuda ülkedeki çoğunluğun içindeydim. Derslerden zevk almadığım kesindi ama en azından arkadaşlık ilişkileri iyi olmalıydı Türkiye'nin en iyi üniversitelerinden biri olan bu okulda. Ne yazık ki geçirdiğim bu dört sene bu konuda da hayal kırıklıklarıyla dolu. Lafı uzatmaya gerek yok zaten "hayal kırıklığı" kelimesi benim ve hayallerim için en uygun kelime, fazlası lüzumsuz. Ama belirtmeden olmaz, bu hikayenin içinde "üzüntü" ve "umutsuzluk" yok. Bu yüzden mutsuz falan değilim. İş işten geçti, bunun da farkındayım ama içimde ufacık da olsa "keşke zevk aldığım bir bölümde okuyabilseydim" serzenişi var.
   Seneye mezun olacağım ve mezuniyet sonrası iş bulma derdine düşeceğim. Dürüst olmak gerekirse iyi bir iş bulabileceğime inanıyorum ama "iyi bir iş" ne demek? Bu şartlarda parası iyi anlamına geliyor sanırım. Benim için de öyle artık. Herkes çalışırken zevk alacağım bir işe girmem gerektiğini söylüyor, gayet de haklılar ama bunun olma olasılığı o kadar düşük ki. Ve beni düşündüren tek olay bu. Acaba işe zevkle mi gideceğim yoksa her gün üfleye püfleye mi? Kafamdaki tek sorun bu. Tabi hayat bu ne olacağı belli olmaz, hiç aklıma gelmeyen şeyler gerçekleşebilir. Kim bilir.
 

20 Mar 2011

Bir Türlü Sonu Gelmeyen Saçma Bir Öykü

    "Bir kerede ben yaşayayım şu koduğumun masallarını" diye yüksek ve kırılgan bir sesle serzenişte bulunduğu anda kapı çalmıştı."Çöpçü" diye düşündü ya da "tüpçü", "çü"lü bir sikim ama ne? Başka kim çalabilirdi ki kapısını. Kapıyı açtığında karşısındaki manzara tarafından dehşete düşmüştü. Kapıda dünyalar güzeli bir kız ona gülümsüyordu. Hemen kızın ayaklarına baktı. Bu bir rüya olabilirdi ve ayaklar tersse şimdi yapraklara yan basmıştı. Ama ayaklar ters değildi. Yine de kendini "ayaklara bakcan abi" diye düşünmekten alamadı. Kız ona "Stardust'ı sever misin?" diye saçma sapan bir soru sordu. Sersem sersem "bilmem ne ki o" diye kıza cevap verdi. Masallarda böyle miydi halbuki. Kuul olmak lazımdı, anca lafta. Kız devam etti; "ay çok tatlı film, Robert de Niro gey orda böyle yumuşak". Kahramanımız iyice şapşala dönmüştü, ağzı açık kızı seyrediyordu. Kız ise pervasızca devam ediyordu: "msn'den sana torrentini atarım, izle bak". Oğlumuz "msn mi" diye geviş getirirken kız telefonunu çıkardı ve msn'ini istedi. Ürkek bir sesle "nazgul_1905@bilmemne.com" diye msn'ini kıza verdi. Oha lan. Ama kızcağız da sürprizlere yer yoktu; "ay sen de mi yüzük fanısın, hayatımın filmi ooooo" diye şaşkınlıkla sordu. "oooo" derken de parmaklarıyla Frodo'nun yüzüğü takışını taklit ediyordu ama başka manalar çoktan yola çıkmıştı. 
    Kahramanımız kızdan aldığı gerzek cesaretiyle "matrix" dedi. Şöyle bir durdu, düşündü, iç geçirdi ve uzaklara daldı. Gizemli bir sesle ekledi sonra; "matrix hayatımı değiştirdi". Yıllar önce kendi soyadının sonu olan "gül"* ile liseli eski aşkının soyadının sonu olan "naz" ı birleştirmiş nazgul'u oluşturmuştu. Allahtan Matrix'i izlemiş, hayatı değişmişti.(!) Kız da dalmıştı uzaklara o sırada. Ama niye bilinmez. Aralarında bir şeyler mi oluyordu, o da bilinmez. Kız telefonunu cebine soktu, "ekledim" diyip merdivenlerden inerek uzaklaştı.          
    Kahramanımız kızın hem güzelliğinden hem de salaklığından dolayı donmuş, boş boş merdiven boşluklarına bakıyordu. Toparlamasını bildi ama kendisini, çünkü kimse yoktu yanında ve o zaman kuul olabiliyordu. İçeri geçti. Bilgisayarın açma düğmesine bastı, mutfağa gidip kendine güzel bir tost yapıp çay demledi. Odasına geri döndüğünde bilgisayarı yeni açılıyordu....
     Devam edecek, belki de etmez.
     
     * Ben değilim lan -yazarın notu. 

18 Şub 2011

Trois couleurs de Paris: Renault

Pont Alexandre III & Tour Eiffel
  Paris'te 3 hafta kaldığım için her haftaya özgü "Trois couleurs de Paris" başlıklı yazı yazmaktı niyetim ama son haftanın yazısı ders kayıtları nedeniyle geç geldi biraz. Aslında son haftamı değil de bütünüyle anlatmak istiyorum Paris'i.
  Bundan önceki yazılarda Paris'in güzelliklerini pek yazmadığımın farkındayım o yüzden şimdi onlara değineyim.
  Paris'te ilk olarak caddelerden, bulvarlardan etkilenmiştim. Çok genişler, trafik sıkışıklığı diye bir şey yok, ilk duyduğum korna sanırsam ikinci haftamda falandı. Kaldırımlar geniş; rahat rahat geziyorsunuz. En güzeli de cadde kenarlarındaki kafe ve restaurantlar. Tabi özellikle havalar güzel ise ayrı bir tadı oluyor. Tek başıma gezme imkanı bulduğumda bir kaç kafeye girip kahve içmiştim. Normalde tek başıma yemek yemekten, bir şeyler içmekten nefret ederim ama Paris'te çok hoşuma gitmişti bu. Manzara da güzelse gayet tatlı oluyor. 
  Ulaşım inanılmaz rahat, giderseniz Paris'e kalacağınız otelin yerini merak etmeyin bence nerede olursa olsun sıkıntı yaşamazsınız. Mesela inanılmaz geniş bir metro ağı var.
  Hemen hemen bütün turistik mekanlardan etkilendim ama beni en çok etkileyenler Seine nehrinin üzerindeki köprüler oldu. Seine nehri kıyısında yürüyün, karşınıza çıkan her hangi bir köprünün üstünden diğer tarafa geçin ve yürümeye devam edin, başka bir köprüye geldiğinizde de diğer tarafa geçin. Kısacası Seine nehri etrafında gidebildiğiniz yere kadar gidin. Bazen ressamlarla, kitapçılarla, müzisyenlerle karşılaşacaksınız. Bazen de o güzel köprülerde dinlenip Paris'i, Seine'i izlersiniz.
  Paris kocaman kalabalık şehir ama bolca yeşil alan var. "Jardin de bilmem ne" şeklinde görebileceğiniz genelde sarayların bahçeleri olan bu alanlarda havalar güzel olduğunda insanlar köpeklerini dolaştırıyor, top oynuyor, gitar çalıyor, küçük piknikler yapıyor. Benim favorilerimden ilki Hotel Des Invalides'in önünden başlayıp AlexandreIII Köprüsüne kadar olan meydan. Diğeri de içinde küçük bir göleti olan Jardin du Luxembourg.
  Bunların dışında Eyfel, Champs Elysée ve Montmarte en beğendiğim yerlerdi.Zaten Eyfel kulesi sürekli karşınıza çıkıyor. Ama Champs Elysée ve Montmarte'a bir kez gitmekle yetinmedim. Champs Elysée aslında mağazaların falan olduğu genişçe bir bulvar ama ben beğenmiştim. Montmarte ise içinde küçük kafe ve restaurantları barındıran, ressam ve müzisyenlerle dolu ve Sacre Coeour katedraline sahip Paris'e hakim bir tepe. Bir yandan Paris'i seyrederken diğer yandan da bir sokak gösterisini izleyebilir ya da merdivenlerdeki müzisyenlere eşlik edebilirsiniz.
  Ne kaldı geriye? Evet müzeler. Çok fazla müze gezemedim ama gezdiklerim tablo ve heykelden ibaretti yani pek bana göre değil ama sanatla ilgileniyorsanız içinde düşüp bayılabileceğiniz bir sürü müze var. Sanırsam Paris'teki bütün müzeleri gezmek için en az bir ayınız olması lazım.
  Her şeyden öte Paris'i kendi başınıza keşfetmeniz, haritaların içinde kaybolmanız kadar güzel bir şey yok. Öyle sürü gibi gezmeyin Paris'te.
  Son olarak; şimdiden özledim Paris'i.





7 Şub 2011

Trois couleurs de Paris: Citroën

gene mi eyfel gerizekalısı
 Paris'te geçen şu iki hafta içinde sık sık şunları söyledik:
* İstanbul Paris'ten daha güzel.
* (Buraya envai çeşit küfür gelecek) bilmem nesinin Parislileri niye tükürüyonuz lan oraya buraya!!
* Metro bok !
* Uzak doğulular her yerde abi, her yerde!
* Non, merci (buraya da çok pis küfürler gelecek) atın oğlu, non merci! - Burada çiçeği, eyfel anahtarlığını ağzımıza sokan satıcıya sesleniliyor-
* Gene mi Eyfel.
* İstanbul dünyanın en güzel şehri lan.
* Canım Ankara'mmm. -Behzat Ç. izlenirkene söylenen çarpılma riski yüksek cümleler-
* Adam metro durağının içinde işedi lan!
* Oğlum nasıl bir şey lan onlar. Ben hayatımda böyle bir şey görmedim, nasıl ya! -Bu çok ayrı bir hikaye ama günde en az 10 kez söylüyoruz-
* je voudrais bilmem ne, merci.
* Gene mi tablo.
* Havalar da ısındı.
* Mercedes taxi var lan, vay hele. -Bu nasıl bir gerzeklikse işte-
* Adam krallar gibi yaşamış valla. "adam kralmış zaten oğlum". 
* Aaa burası ne kadar güzel, ne kadar hoş! 
* vs vs vs
 
  Son haftamıza girdik, görülcek her yeri gördük, bazılarına girdik içinde kaybolduk, bazılarına da dışardan baktık sadece ama kendi adıma konuşmam gerekirse ben buraya alıştım. Ülkeme geri döneceğim diye üzülmüyorum ama bir yandan da Paris'ten ayrılmak istemiyor gibiyim. Garip.
  Paris'ten dolayı mı bu? Bilemiyorum, mutlaka etkisi vardır, şehir harika ama kafam rahat burada. Tamam küreselleşmiş gerzeklik burada da var ama ülkemdeki gibi bana şahsen zarar verecek cinsten değil. Ha bir de -biraz duygusallaşmış olacağım ama- seni bekleyen biri olmayınca da geri dönesin gelmiyor açıkcası.


30 Oca 2011

Trois couleurs de Paris: Peugeot

eyfel'de bir gerizekalı
* Tam bir hafta önce bu saatlerde pek sevdiğim arkadaşım Burakla (Paris'e sakın tek başınıza gelmeyin) inin cinin top oynadığı Paris havaalanına indim. Uzun uğraşlar sonunda gecenin bir yarısı evime ulaşabildim, çok uzun hikaye aslında anlatmayacağım ama çok zor anlar yaşadık. Her neyse vardık ya sağ salim, önemli olan bu.

* Bence Paris İstanbul'a benziyor yani bir Beyoğlu o taraflar falan. 20-30 tane Beyoğlu'nu bir araya getirin Paris işte. Bir de eyfel ve diğer bilimum saray, müze, şato işte. Şaka yapmıyorum yani, "avrupa avrupa" diye gebermenin bi alemi yokmuş.Türkiye'de ne varsa burada da var, hatta daha temiz daha düzenliyiz bence. Avrupalıları da anlamıyorum, Türkiye'ye rererö deseler tutacağım getireceğim Ankara'ya temiz metro görsünler. Paris metrosu kadar pis bir yer de görmedim hayatımda, belirteyim.

* "Ay şekerim hiç mi güzel bir şeyini görmedin bir haftada Paris'te" diyecek olursanız tabi ki de gördüm. Müzeler, Eyfel, sokaklar, caddeler gerçekten çok güzel. Özellikle mimarisi harikulade. Uzun uzun anlatamam; hem öküzüm hem de Parisle ilgili yazılar, resimler mevcut her yerde.

Biraz başlıklarla ilerleyeyim:

* İnsanlar: Burada herkes Parislilerin kaba olduğundan bahsediyor. Ben ise tam tersini savunuyordum ve anlamıyordum neden böyle dediklerini. Ama bugün biraz anladım. Restauranta girdiğimizde yanımızdaki kız "salut" dedi, bizde "naber len" gibi bir şey bu yani çok samimi olduğuna söylersin ve adam da ters bir şekilde "bonjour" diyerek yanıtladı ve sonra hep ters davrandı. Ben ise geldiğimden beri olması gerektiği gibi konuştuğum için hiç böyle bir muameleyle karşılaşmamıştım ve hatta tam tersi bana çok sevimli davranıyorlardı. Demek ki işi bileceksin sonra "Parisliler bilmem ne". Ayıp. Bence çok kibarlar.

* Para: Çok pahalı lan burası. Metro 1.70 euro. Su 1.50 euro. Daha sayarım ama çok pahalı yani. İlk başlarda 6 euroya kahve gördüğümüzde "12tl veremem bir kahveye" diyip içmiyorduk ama sonra çok süper bir şey bulduk: Sabit kur. 1euro =1 tl. Zaten milyonlarca euroyla gelmişiz dedik "böyle düşünelim bari azcık yiyelim bu ne böyle kilo verdik Parislerde". Artık 5 euro görünce "amaan 5tl " diyip neyse alıyoruz.

* Fransızca: Metrodaki dilenciler fransızcamı çok geliştirdiler. Metroya binip bağırarak, tane tane konuşarak dileniyorlar. Çok gelişti valla. Onun dışında "je voudrais bilmem ne" kalıbı dışında bir şey kullanmadım henüz. Ama okulum baya iyi. Türkiye'de yabancı dil eğitimi de bir başkaymış yani, 4 tane fiille bütün grameri öğretmişler ya bana helal olsun.

Kızlar:  İnsanlar başlığının alt başlığı olması gerektiğini düşünüyorsunuz ama apayrı bir şey burada kızlar. Örneğin, Mélanie Laurant 'u çok beğeniyordum ve burada herkes onun gibi. Anlamadım yani nasıl ünlü olmuş kızcağız, bütün kızlar onun gibi yani. Uzun lafın kısası, kısmetse Fransa'dan kız alcez haydee -şair burada anlamsız bir şekilde cıvıtıyor n'oluyorsa.

* Paris Fotolarım: Bir haftada herhalde 500 tane foto çektim. Eve gelmeden önce " millete gösterilecekler" gibi bir dosya oluşturup özet niyetine bir albüm yapmam lazım. Buraya hepsini koyamam ama buradan hepsine ulaşabilirsiniz. Aynı nassa.

* Fransız mutfağı: Çok güzel bir mutfağı var bence Fransızların mesela mcdonalds gibi sonra krepleri var çok değişik sonra köfte yedim dün (host anam Cezayirli de) ,makarna da yapabiliyor bu Fransızlar. Öyle yani, daha değişik bir şey denemedim henüz.

* Havalar :  Bundan sonra Ankara'ya soğuk diyen "Ankara'nın ayazı bilmem ne" diyen karşısında beni bulur. Bu ne soğuk yarabbim yok böyle bir şey. " E o zaman ne gittin bu soğukta Paris'e toprağım" diyenlere ise kendilerinin evlerinde oturduklarını hatırlatırım. 

* Sorunlar: Buradaki sorunlar genelde Türkiye kaynaklı. Mesela telefon hattım gibi. Fransız telefonlarını arayabiliyorum, Türkiye'den aranabiliyorum ama ben Türkiye'yi arayamıyor ve kimseye mesaj çekemiyorum. İlk başta delirmiştim de sonra pek sallamadım. Sonra Türk arkadaşların bazıları canımızı sıkıyor salak salak davranarak ama Paris'in güzelliği unutturuyor böyle şeyleri. Bir de pahalı ve pis, bok kokuyor metro resmen. Söylemiştim zaten.

* Paris'te ne yok: Bizdeki gibi bir mahalle baskısı yok. Nereden mi anladım; insanlar çok rahatlar. Şu ne der bu ne der ay elalem ne der gibi bir dertleri yok. Metroda bakıyorum birbirini tanımayan insanlar rahat rahat konuşuyorlar eğleniyorlar kısaca bizim utana sıkıla yaptığımız şeyleri adamlar rahat rahat yapıyor. Gözlerinden okunuyor valla, adamların kafası rahat. Bir de Paris'te gösteriş yok. O ne demek? Yani oraya buraya teknolojik bir şeyler koyalım, dış görünüşü güzel olsun bilmem ne tarzı şeyler yok. Adamlar mikro değil makro bakmış her şeye o yüzden de ekonomileri rahat.

Daha başka çok şey anlatabilirim ama anlatmak istemiyorum çok artizim çünkü, bir havalara soktu bu Paris beni. Hepinizi öpüyorum. 


14 Oca 2011

Kısa Kısa

Böyle yoğun final döneminde anca "kısa kısa" şeklinde bir yazı yazabilirdim. Zaten her blogda var bu tarz bir şey. Ben de bir el atmış oldum.

2011'in ilk yazısı böyle oldu maalesef halbuki ben 2010'da ne boklar yediğimi, 2011'den beklentilerimi falan yazacaktım. Bu vakitten sonra yazılmaz öyle bir şey, hem 2011'den beklentilerimin çoğu gerçekleşiyor ya da her şey hazır.

Eh final haftasındayız, art arda gelen sınavlarım var çalışıyorum durmadan, falan filan. Tamam finaller zor kötü bir şey ama bu sene tatlı bir şey oldu sanırsam. 22'sinde son finalime gireceğim ve 23'ü Fransa'ya uçuyorum. 10 gün sonra bu vakitler Paris'te olacağım yani, vay anasını. Tee ekim ayında bu konuda dertlenmiştim ve oldu. İnşallah güzel bir tatil geçireceğim, farklı farklı duygular işte.

Elektrikler gitti lan.

Okulumun ÖTK başkanıyla ilgili tartışmalar var. Hoş bu tartışmalara kadar kim olduğunu bilmiyordum, öğrenince de şok oldum. Adam bizim bölümden selamlaştığım biriymiş. Yani ÖTK'yı falan temsilcileri takan yok okulda, tabi bunun sebebi okul idaresinde gayet pasifize edilmiş olmaları. Bu konu bir çok açıdan tartışılması lazım ama bunu kimse yapmıyor maalesef. Birileri "sadece 5 oy almış yeaa" diyor, birileri "bize marjinal, bölücü dedi yeaa" diyor, uzuyor konu. Aslında.... Neyse ne diyim herkes haklı aslında da ne bileyim işte. Vazgeçtim ve "delete" tuşu nerede bilmiyorum.

Gerizekalı
"Mevsimlik dost" diye bir şey var. Zamanında aranızın çok iyi olduğu ama şu an uzaklarda olan bir arkadaşınız kendisini garip hissettiğinde, bir boşlukta olduğunu düşündüğünde sizi arar ve dertleşir, bir iki gün sürekli konuşursunuz ve sonra puf, sen yoluna o yoluna. Yılda bir kaç kez olur bu, siz de alışırsınız zaten.

Elektrikler geldi lan.

Black Eyed Peas grubunu çok gerzek buluyorum. Bu herif de çok büyük yancı bence. N'apıyor anlamış değilim.

"Like a g6" diye bir şey var. Şarkıyı dinledikten sonra sadece "layk e ciii siks" bölümünü söyleye söyleye dolaşıyorsunuz bütün gün. G6 de bir uçakmış, private jet gibim bir şey. 

Koca dönem sonunda dersten öğrendiğim tek şeyin "her şeyin suçlusu ABD" olması beni derin düşüncelere sevkediyor. Bunu da belirtmeden geçemeyeceğim, meğer neler olmuş vay hele.

Ben daha yazarım, şimdilik burada duralım.